![]() |
![]() |
|||||||||||||||||||||
![]() |
||||||||||||||||||||||
![]() |
||||||||||||||||||||||
![]() |
||||||||||||||||||||||
|
Görü/İçgörü Öngörü Sezgi Hastaya “görü” kazandırmak psikoterapinin* öncelikli amaçları arasındadır. Görü, “içgörü” işlevsel ve yapısal bir benzerlik içindedirler. Bu benzerlik görünün ruhsal sağaltımda içgörüye dönüşümünü sağlar. Görü ile içgörüye “sezgi”nin katılması onları birbirlerinden ayırmayı ve aralarındaki sınırları saptamayı zorlaştırır. Güçlük burada bitmez. Çünkü görü, içgörü ve sezgiye “eşduyum” eşlik eder ve tümü karşılıklı bir etkileşim içindedirler genelde. İşlevlerin birbirlerini sürekli etkilediği bu birliktelik görü, içgörü, sezgi, eşduyumun birbirlerinden bağımsız birimler olarak betimlemelerini çok güçleştirmektedir. Çalışmamızda işlevleri, etkileşimleri ve dönüşümlerine dayanarak “görü”, ”içgörü”, ”sezgi”, “eşduyum” birbirlerinden ayrışmış ruhsal birimlermiş gibi tanımlanmaya çalışılacaktır. Psikoterapide “ruhsal değişim” anlayışımız fobikler ve saplantı zorlantı nevrozlarından örneklerle çalışmanın son bölümünde yer almaktadır. Görü, içgörü, bireyleri, davranış, duygu ve tasarımlarının bilinçdışı amaç ve nedenleri yönünde bilinçlendirir. Böylece hastalar ilişkileri ve ilişkilerinde simgelenen tasarımları hakkında bir duyarlılık kazanır ve onların algılanmayan nedenlerini araştırmaya başlarlar. Görürler ki çok kullandıkları hatta ülküleştirdikleri bazı davranışları işlerine yaramıyor, içlerinde kendilerine zarar verenleri de bulunmaktadır. Sürekli dışlanan hatta aşağılanan ve bundan da “beni dışlıyorlar”, “beni önemsemiyorlar” diye yakınan bir hasta bu sorunlarını psikoterapide irdeleme olanağı kazanır. “Ben çok iyi bir insanım”, “o kadar iyiyim ki başkaları benden önce gelir”, “ben nazik bir insanım”, “kavga bana yakışmaz” gerekçeleriyle dışlanma ve önemsenmemeye kendisinin izin verdiğini görür. Zamanla başkalarına öncelik vermenin “iyi bir insan” , “nazik” ya da “barışçı” kişi olmakla bir ilintisi olmadığını anlar. Anlar ki başkasına önceliğin sınırlarını, onların dışlamaları hatta aşağılamalarına izin verecek kadar genişletmek, kendi zararınadır ve ona bir şey kazandırmamaktadır. Görü kazanmak, dışlanma ve önemsenmemelerden yakınan kişinin bu aşağılanmalardaki kendi katkısını anlaması, başkalarının değil kendisinin dışlanma ve önemsenmemeye neden olduğunu kavramasıdır. “Ben barışçıyım”, “ben başkalarına öncelik veren nazik bir kişiyim” gibi bilişsel kalıpların aslında çatışma ile çatışma korkularından sakınmaya yaradığı yönünde bilinçlenmesidir ( Odağ C. 2008 S.79). Bu bilinci kazanan kişi alışageldiği tutum ve davranışlarını sorgulamak ve bu sorgulamanın rahatsızlığını yaşamak konumundadır. “Görü” böylece iç evrenimize yönelmesi, derinlik kazanması, rahatsızlık vererek değişime güdülemesi ile “içgörü” özellikleri kazanır. Süreç, görünün içgörüye dönüşümüdür aslında. Yaşanılan rahatsızlık kişiyi “sen bu tavırlarını değiştirmelisin” yönünde güdüler. İçgörü kazanma, iç evreninde gördüklerinden rahatsız olma ve rahatsızlığın değişime güdülemesi bir döngü oluşturur. Üçlünün bu döngüsü psikoterapinin etkili ve onu güçlü kılan bir özelliğidir. Ama aynı döngü görü ve içgörünün iç içelikleri, birbirleriyle bağlantıları ile görünün içgörüye dönüşümünü de somutlaştırır. Bu kapsamda görünün iç evrene yönelmesi ile derinleşmesini yani görünün içgörüye dönüşümünü sağlamak ruhsal sağaltımın amaçları arasındadır. Öngörüyse içe/geriye daha az, dışa/geleceğe daha çok yöneliktir. Kişiyi attığı adım ve verdiği karardan sonra olabilecekler hakkında bilişsel bir uyarı dizgesi gibidir. Bu anlayış öngörüyü sezgiye çok yakınlaştırır. Öngörü bilişsel ağırlıklı bir etkinlik olarak bilgi ile deneyimden, sezgi ise bilinçdışı ruhsal süreçler ile eşduyum yetilerinden daha çok etkilenir. Sezginin altbilincimize bu bağlantısı ona önümüzü açan, koruyucu özellikler kazandırır. Psikologlar ilişkilerin %80’lik bölümünün bilinçdışı algılandığını söylüyorlar. Yani ilişkilerimizi belirleyen etmenlerin çoğu (%80’i) bilinçdışıdırlar. Yani algılanan, görülen, duyumsanan ve işitilenlerin dört misli fazlası bilinçdışında işlenir. Bilinçdışına atılan ruhsal öğelerin bir kesimi önbilincimizde sansüre uğrar ve geriye (dışarı) atılırlar. İçeriye alınanlar, irdelenir, seçilir ve bireşimleri (sentez) yapılır. Sağlıklı bir gelişimde sezgi, nitelenen bilinçdışı işlemlerin bir sonucu, koruyucu bir sesi, yaşamı kolaylaştırıcı bir geribildirimi gibidir. Yanlış adım atmamızı önleyici ve içinde bulunan koşullardan sonuçlar çıkararak kararlarımızda belirleyici etkileri vardır. Kohut, (1996 s. 253) bilgi ve deneyimleri çoğalan uzman kişilerde, uzmanı olduğu alanlarda düşüncelerin süratlendiği ve bunun sezgiye bir hız verdiği kanısındadır. Kanısınca sezgisel gibi görünen tepkiler, yargılar, değerlendirmeler ya da gözlemler büyük olasılıkla zihinsel işlemin büyük bir hızla yapılması dışında, özünde sezgisel olmayanlardan farklı değillerdir. Biz ise sezginin bilinçdışı bağlantısı ve uyarıcı bir dizge olarak işlevlerine daha çok önem veriyor ve konu üzerinde biraz daha durmak istiyoruz. Sezginin salt süratlenmiş düşüceler dizgesi olduğu anlayışını sınırlayıcı bulmaktayız çünkü. Olumsuzları yadsıyan histeriklerde sezginin uyarıcı etkisi düşüyor. Daldan dala atlayan, gerçeklerden, aslında gerçeğin acılarından kaçan, tatlı bir düşlemler dünyasında yaşayan histerikler önlerini göremiyor ve geleceğin getireceği acıları düşünmüyor, yarattıkları yapay dünya ile gerçek yaşamın örtüşmediğini bir türlü sezemiyorlar. Sezginin zedelendiği konumlarda görü ve içgörünün sınırları da daralıyor. Bu, histeriklerin kolay inanmaları, kolay aldatılmaları ve bir düş kırıklığının ardından bir başkasını yaşamaları sonuçlarını veriyor. Histeriklerin şen ve şakraklıklarının, çocuksu davranışlarının ardında bu düş kırıklıklarının acıları vardır. Attığı düşüncesiz adımlar, verdiği acele kararlarda hangi üzüntülerin yaşanacağını önceden ayrımsayan öngörü ve sezgi eksikliği belirginleşir. Burada kullandığımız “düşüncesiz adım” deyimi öngörü ve sezgi eksiliğini gösteren ilginç bir örnek olma özelliğini taşır. Buna karşın depresif bir yapı taşıyanlarda tek yanlı ve olumsuzlarla yüklenmiş sezgi ağırlık kazanır. Bitmeyen karamsarlıkları ve her an bir felaketin olacağı beklentisi, her şeyin olumsuz sonuçlanacağı inancını, onların yalnızca acıları, içinden çıkılmaz bir batağı öngören sezgilerinden ayırmak güçtür. Öte yandan annenin içtepisel sezgileriyle yeni doğanların uyaranları arasındaki bağlantının önemini tüm çocuk ruhçözümcüleri vurgulamaktadır. Bu bağlantı çocuksu istek, gereksinim ve örgütlenmemiş uyaranlarının algılanmasını sağlıyor ve böylece sezgiye bir eşduyum özelliğini de kazandırıyor. İçgörü, öngörü, sezgi ile eşduyum arasındaki şiddetli etkileşimin en somut örneklerini “narsisistik nevroz”lular verir. Bu etkileşimde eşduyum önem açısından hepsinden önceliklidir. Çünkü eksikliği narsisistik nevrozun patolojik nedenlerinin başında gelenini oluştururken, eşduyum, sağaltımda tanısal ve sağaltımsal bir araç olarak da kullanılmaktadır. Kohut eşduyumdan yoksun bir anneyi özsevisel (narsisistik) nevrozun önemli bir nedeni olarak değerlendirdiğini yapıtlarında sık sık yinelemiştir. Ama Kohut terapistin eşduyumsal yaklaşımını ruhsal sağaltımın vazgeçilmezleri arasında da saymıştır. Biz bu görüşlerin önemini vurgulamak ama sınırlarını da genişletmek istiyoruz. Deneyimler, tüm nevrozların oluşmasında eşduyum, sevgi ve sıcaklık eksikliğinin önemli etmenler olduğunu bize öğretmektedir çünkü. Aynı etmenlerin tüm nevrozların ruhsal sağaltımındaki önemleri, onlara sağaltımın “vazgeçilemezleri” özelliğini kazandırmaktadır. Ayrıca ruhsal sağaltımda eşduyumsal bir yaklaşımın tüm nevrozlarda özsevisel nevrozlardaki kadar onarıcı etkileri olduğu yönünde görüş birliği bulunmaktadır. Psikoterapistler arasında eşduyum yetileri güçlü olanları daha başarılı oluyorlar bu nedenle. Eşduyum, bireyin başka birine yakınlaşması ve onun iç evrenini görebilmesi, onun iç evrenini yaşayabilmesidir. Bebeklerin ise iç evrenini yaşamak zordur. Aslında söz ve sembol öncesi (preverbal, presymbol) evredeki bebeklerin iç evreninden söz etmek olası değildir. Onlarda somut belirtilere, gördüğümüz ve işittiklerimize dayanarak eşduyum yapmak zorundayız. Bebe araştırmanları bu nedenle annenin bebelerin avutulma, sakinleştirilme, yatıştırılma gereksinimlerini ne zaman nasıl doyurmak istedikleri yönünde eşduyumsal sezgileri üzerinde durmaktadırlar. Sağlıklı süreçler sonucunda “iç evrenimiz“ oluşur ve ruhsal yapımız bir “derinlik” kazanır. Gelişimsel süreçlere koşut olarak eşduyum, annenin içtepisel sezgilerinin önüne geçmeğe başlar. Bu nedenledir ki erişkinlerde “eşduyum” yetisini irdelerken “iç evren” kavramı ve “derinlik” boyutu ile “ruhsal birimlerin sınırları“ ve “gerileme işlevinin” önemi üzerinde ayrıca durmak gerekiyor. Nesne ilişkileri kuramcıları ( Kernberg O (2006 S. 159) içimizdeki nesneler evrenimizin bütünleşmesi (integration) ve nesne ilişkilerinin derinleşmesi ile duyguların olgunlaştığı, impulsiv davranışların azaldığı, içgörü ve eşduyum yetilerinin arttığı görüşündedirler. Ruhsal sağaltımın amacına ulaşması yani “iyileşme”nin bir değişim sonucu olduğu ruhçözümlemesinin yerleşmiş, kalıplaşmış, temel görüşleri arasındadır. Değişim ve iyileşme birbirlerine o kadar yakın kavramlardır ki klinik uygulamalarda birbirlerinin yerine de kullanılırlar. Psikoterapilerde sıkıntı, ilişki kurma bozuklukları, öğrenim güçlükleri, saplantı ve zorlantılar, fobiler, psikosomatik yakınmalar, cinsel soğukluk ya da empotansa neden olan ruhsal etmenler bulunmalıdır ki ruhsal bir değişim sağlanabilsin. Bunu yapabilmesi için hastanın bu nedenleri görmesi, “görü kazanması” aslında hastalığının ruhsal nedenlerini kendisinde taşıdığını anlaması ve bundan rahatsız olması özetle; içgörü kazanma, rahatsız olma, değişime güdülenme döngüsünü yaşaması gerekiyor. Yaşanan döngü değişimin birinci aşamasıdır. Birinci aşamayı yaşayamayan, yakınmalarından rahatsız olmayan, onlara alışmış, sıkıntılarını gerçekdışı, ilintisiz nedenlere dayandıran, süreğen hastalar değişme gereği de duymazlar. İyileşmezler de. Değişim ve iyileşme arasındaki güçlü bağlantı psikoterapinin temel ve değişmeyen bir kuralını oluşturur bu nedenle. Bu nedenledir ki psikoterapilerde “Dr. Hanım bütün umudum Sizde, beni Siz iyileştireceksiniz.“ gibi gerçekdışı beklentilerle sağaltıma gelen bir hastaya daha baştan durumun açıklanması gerekir. Ona “başkasına bağımlılık”, “aşırı nezaket”, “başkalarını yüceltme”, “hayır diyememe”, “tartışmadan kaçma”, “hakkını koruyamama”, “aşağıdan alma”, “güç gösterimi”, “inada bindirme”, duygu ve yaşantılardan kaçma” gibi görülen bir tutum ya da eğilimine dayanarak yakınmalarının ruhsal nedenleri (bazen bir ders gibi) anlatılmalı ve bu etmenleri kendisinin taşıdığına işaret edilmelidir. Hastaya Değişimin ikinci aşaması, hastalardaki tutum, davranış ve tasarımlarındaki değişim ile iyileşme arasındaki doğrudan bağlantının irdelenmesidir. Bu kapsamda “değişim” her hastalık biriminde psikopatolojiye bağımlı başka bir anlam, başka bir yön, başka bir amaç taşır. Değişimin ikinci aşaması fobikler ile saplantı zorlantı nevrozlularını örnek alarak anlatılacaktır. Fobiklerin çoğu bağımsız gibi görünürken bir kişinin eşliğinde sağaltıma gelirler. Konuşmaları sağduyuludur. Kolay anlaşılır. Fobiler dışında sağlıklı bir kişi görüntüsü verirler. Terapistlerine karşı tutum ve davranışlarında bir yumuşaklık, bir nezaket sezilir. Uzun anlatımlarında herhangi bir çatışma ya da anlaşmazlığa hiç yanaşmadıkları ve bir kalıbın içinde kaldıkları görülür. “Ben!” demişti bir hastam “otobüse binme korkularım başladıktan sonra kentin başka mahallelerine gidemez oldum. Başka yerlere gidemeyişim gittikçede yaygınlaştı, gidiş alanlarım daraldı. O kadar ki, şimdi kendi mahallemden çıkmakta zorlanıyorum”. Bu kısa özette hastanın (1) başka bir nesneye bağımlılığı, (2) uyum yaparak ve nezaket kullanarak çatışma ve tartışmalardan kaçışı, (3) alan daraltarak riskten ve beklenmeyenden uzaklaşma çabası belirginleşir. Hastanın sağaltımda bu dinamikleri görerek görü kazanması değişimin birinci aşamasıdır. Tüm yapamadıklarının içsel nedenlerini görebilmesi, tüm yapamadıklarının aslında korku ve saldırganlık dürtülerine karşı bir savunma olduğunu anlaması yanı görünün içgörüye dönüşmesi değişimin ikinci aşamasıdır. İçgörü değişime güdüleyen bir rahatsızlık verir çünkü. Bu bağımlılık ne oluyor deyip kendi başına adımlar atmaya, bu kadar uyum ve nezaket beni sıkıyor diyerek bir çatışmaya yanaşmaya, mahallemden çıkamaz oldum diyerek alan genişletmeğe başladığı nokta “değişimin“ ikinci aşamasını işaretler. Saplantı zorlantı nevrozlarında ise terapistin kontrolü, onun ezberinin bozulması, ona güç gösterimi çok önem taşır. Akılcı ve kontrollü konuşmaları durumunu koruma, durumunu değiştirmeme, kendinden de bir şeyler vermeme, riske girmeme amacını taşır. Söylerken söylediklerinden daha fazlasını içlerinde tutan, yapıyormuş görünürken yıkan kişilerdir. Temizlik ve düzen tutkuları mazoşistik özellikler taşır. Aynı davranışa başkalarını da zorlamanın ustalarıdırlar. Bu ustalıkla, mazoşistik tutkuları, başkalarında sadistik etkiler yaratırlar. Fobikler, bağımlı oldukları yönlendirici içsel bir nesneye gereksinim duyarken; saplantı zorlantı nevrozunu taşıyanlar, suçlamak, onun yanlış yaptığını kanıtlamak, agresyonlarını boşaltmak için başka kişilere gereksinim duyarlar. Bazen kişilerin üstlenmek zorunda oldukları bu işlevleri bir kurum ya da kuruluş görmek zorundadır. Böylesi kurumlarda işler saniyeye ayarlanmıştır, şaşmayan bir düzen içinde tıkır tıkır yürütülür. Ama havanın soğukluğu ile düzen, ciddiyet, sorumluluk anlayışının sadistik boyutlar kazandığını düşünmek fazla da bir hayal gücü de gerektirmez. Bütün bu zorluklara karşın onların olumlu bir prognozu taşıdıklarını unutmamak gerekiyor. Kaynaklar Jacobsun E.(1978) Das Selbst und dıe Welt der Objekte. Suhrkamp. İng.The Self and the Object World. 1964. İnternational Universities Press. Kernberg O. 2006. Narzismus, Aggresion und Selbstzerstörung. Klett-Cotta. İng: Aggressivity, Narzissism, and the Self-Destructiveness in the Pschotherapeutic Relationship. 2004. . Yale Universities Press. Odağ C. ( 1999) Nevrozlar 1. Metabasım İzmir Odağ C. (2008) Nevrozlar 2. (2. baskı) Metabasım. İzmir. |
|||||||||||||||||||||